Oca 11 2010

Çiler Dursun: Avatar’ın Sözde “Solculuğu” Üzerine

Çiler Dursun’un “Avatar” yazısını tuttum. Son cümleyle de gayet güzel bağlamış:

Navi’ler kadar naifleşmeden de filmin teknolojisinden keyif alınabilir tabii, o ayrı konu.

Posted via web from onur yaşar’s posterous


Ara 18 2009

Avatar: Klişelerle dolu şahane görsellik

AVATAR
Merakla beklenen Avatar’ı dün akşam izledik. Güzeldi. Görsel olarak çok keyifli olmakla birlikte beklentimi karşılamaya yetmedi. James Cameron’ın büyük kitlelerce sevilip aynı zamanda büyük kitlelerce boklanan bir önceki filmi Titanik, dönemin teknolojisini de göz önünde bulundurursak bence bunun üstünde bir filmdi.
Öncelikle iyi şeylerden bahsedeyim. 3D gerçekten güzel bir deneyim. Yeni nesiller için sinema, bizim için olduğundan çok daha farklı bir anlam ifade edecek. 10-15 yıla kadar gözlüklere ihtiyaç duymadan üç boyutlu film izlenebileceği haberlerini de hesaba katarsak, bugünlerde doğan çocuklar gençlik dönemlerine geldiğinde, bizim için sıradan olan 2 boyutlu filmlere “nostaljik” gözüyle bakacaklardır bile. Film, bu “yeni” teknolojiyi çok iyi kullanmış ve başından sonuna her sahneye çok güzel yaymış. Yönetmen ve görüntü yönetmeni bu anlamda gerçekten bir devrim yapmış diyebiliriz. Yaratılan dünya en ince ayrıntılarına kadar ışık, renk ve form olarak bize kendini inandırmayı başarıyor, görüntülerin aslında birer dijital efekt olduğu algısını neredeyse hissetmiyoruz bile. İşte bütün bunlar sayesinde film keyifli bir seyirlik halini alıyor, ancak…
Gelelim görsel zenginliği filmden çekersek geriye ne kaldığına. Kimileri buna itiraz edebilir, filmi film yapan şeyin görselliği olduğunu, çok klişe bir hikayenin iyi görsellikle iyi bir filme dönüştürülebileceğini söyleyebilir. Nitekim bunun çok çok iyi bir örneği de var: Moulin Rouge. Gerçekten bulunabilecek en klişe aşk hikayesini o kadar iyi bir görsellikle, o kadar şairane işlemiştir ki Baz Luhrmann, o hikayenin ne kadar sıradan olduğuna takılmazsınız. Fakat Avatar’da durum öyle değil. Hikayenin bileşenleri o kadar tanıdık ve gidişat o kadar tahmin edilebilir ki, filmin güzel görüntülerine dalıp gitmişken bile bazı noktalarda “yok artık…” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Söylenene göre 400 milyon dolar gibi bir bütçenin gömüldüğü projenin seyirci çekmeme ihtimalini ortadan kaldıracak garanti formüllerle bezenmesinde ticari açıdan bir yanlış göremeyebiliriz, ama yine de… [Not: Yazının bu noktasından sonra filmin konusuna ve hatta sonuna dair çok belirgin ipuçları var, izlemediyseniz okumamanızı öneririm :)] Bütün olarak doğadan uzaklaşmış ve ruhunu şeytana satmış Amerikan ordusu içindeki bir avuç “iyi kalpli, melek ruhlu” insan, bu kahramanlarımızın teker teker ölümü ama en baş kahramanımızın son sahnede “en baş kötü karakter” ile birebir dövüşe tutuşması ve tabii ki yenmesi, “kötü” karakterlerin, aynen Pearl Harbor filmindeki Japon kötüleri gibi “nihahaha” kahkahaları atarak kötülüklerini gözümüze soka soka belli etmeleri, yine iyilerin üzerinde bir siyah nokta bile bulamayacağınız beyaz bir çarşaf kadar temiz ve pak “iyi” olmaları, aralarına sızmak amacıyla giden ajanın bir kız meselesi ile karşı tarafa geçmesi, kutsanan “sonsuz aşk” vs. vs. Bütün bunlar, ucuz Amerikan aksiyonlarından büyük bütçeli, büyük gişeli Hollywood yapımlarına kadar binlerce filmde, binlerce kez izlediğimiz klişeler. Farklı olan şey bizim için “yaratık” görünümündeki varlıkların “iyi” olmaları. Zaten filmin sonunda insanları geri gönderirken “…ve yaratıklar ölmüş gezegenlerine döndüler” diyerek madalyonun öbür yüzünü de, yine gözümüze soka soka gösteriyor film.
Bütün bu klişelere rağmen, hikayenin akışı ve başından beri bahsettiğim şahane görsellik filmi kurtarıyor, salondan keyifli bir deneyim yaşamış olarak çıkıyorsunuz. Teknoloji yaygınlaştıkça üç boyutlu daha farklı filmler de izleyeceğizdir ama herhalde Avatar, öncesinde başka üç boyutlu filmler yayınlanmış olsa da, bu yeni sinema çağının ilk büyük başarısı olarak tarihe geçecektir…

Avatar - PosterMerakla beklenen Avatar’ı dün akşam izledik. Güzeldi. Görsel olarak çok keyifli olmakla birlikte beklentimi karşılamaya yetmedi. James Cameron’ın büyük kitlelerce sevilip aynı zamanda büyük kitlelerce boklanan bir önceki filmi Titanik, dönemin teknolojisini de göz önünde bulundurursak bence bunun üstünde bir filmdi.

Öncelikle iyi şeylerden bahsedeyim. 3D gerçekten güzel bir deneyim. Yeni nesiller için sinema, bizim için olduğundan çok daha farklı bir anlam ifade edecek. 10-15 yıla kadar gözlüklere ihtiyaç duymadan üç boyutlu film izlenebileceği haberlerini de hesaba katarsak, bugünlerde doğan çocuklar gençlik dönemlerine geldiğinde, bizim için sıradan olan 2 boyutlu filmlere “nostaljik” gözüyle bakacaklardır bile. Film, bu “yeni” teknolojiyi çok iyi kullanmış ve başından sonuna her sahneye çok güzel yaymış. Yönetmen ve görüntü yönetmeni bu anlamda gerçekten bir devrim yapmış diyebiliriz. Yaratılan dünya en ince ayrıntılarına kadar ışık, renk ve form olarak bizi kendine inandırmayı başarıyor, görüntülerin aslında birer dijital efekt olduğu algısını neredeyse hissetmiyoruz bile. İşte bütün bunlar sayesinde film keyifli bir seyirlik halini alıyor, ancak…

Avatar - Jake & NeytiriGelelim görsel zenginliği filmden çekersek geriye ne kaldığına. Hikayenin bileşenleri o kadar tanıdık ve gidişat o kadar tahmin edilebilir ki, filmin güzel görüntülerine dalıp gitmişken bile bazı noktalarda “yok artık…” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Söylenene göre 400 milyon doları geçen bir bütçenin gömüldüğü projenin seyirci çekmeme ihtimalini ortadan kaldıracak garanti formüllerle bezenmesinde ticari açıdan bir yanlış göremeyebiliriz, ama yine de… [Not: Paragrafın bu noktasından sonra filmin konusuna ve hatta sonuna dair çok belirgin ipuçları var, izlemediyseniz direk son paragrafa atlamanızı öneririm :)] Bütün olarak doğadan uzaklaşmış ve ruhunu şeytana satmış Amerikan ordusu içindeki bir avuç “iyi kalpli, melek ruhlu” insan, bu kahramanlarımızın teker teker ölümü ama en baş kahramanımızın son sahnede “en baş kötü karakter” ile birebir dövüşe tutuşması ve tabii ki yenmesi, “kötü” karakterlerin, aynen Pearl Harbor filmindeki Japon kötüleri gibi “nihahaha” kahkahaları atarak kötülüklerini gözümüze soka soka belli etmeleri, yine iyilerin üzerinde bir siyah nokta bile bulamayacağınız beyaz bir çarşaf kadar temiz ve pak “iyi” olmaları, aralarına sızmak amacıyla giden ajanın bir kız meselesi ile karşı tarafa geçmesi, kutsanan “sonsuz aşk” vs. vs. Bütün bunlar, ucuz Amerikan aksiyonlarından büyük bütçeli, büyük gişeli Hollywood yapımlarına kadar binlerce filmde, binlerce kez izlediğimiz klişeler. Farklı olan şey bizim için “yaratık” görünümündeki varlıkların “iyi” olmaları. Zaten filmin sonunda insanları geri gönderirken “…ve yaratıklar ölmüş gezegenlerine döndüler” diyerek madalyonun öbür yüzünü de, yine gözümüze soka soka gösteriyor film.

Bütün bu klişelere rağmen, hikayenin akışı ve başından beri bahsettiğim şahane görsellik filmi kurtarıyor, salondan keyifli bir deneyim yaşamış olarak çıkıyorsunuz. Teknoloji yaygınlaştıkça üç boyutlu daha farklı filmler de izleyeceğizdir ama herhalde Avatar, öncesinde başka üç boyutlu filmler yayınlanmış olsa da, bu yeni sinema çağının ilk büyük başarısı olarak tarihe geçecektir…


Kas 9 2009

Andrei Zvyagintsev – The Return

The ReturnHer Pazar bir film izliyoruz ve bu etkinliğimiz gün geçtikçe daha keyifli bir hal alıyor. Bu hafta izlediğimiz The Return için yazdığım yazı burada.


Kas 6 2009

Women on the Verge of a Nervous Breakdown

Women On the Verge of a Nervous Breakdown HHBF Sinema Kulübü’nde geçen Pazar izlediğimiz film üzerine kısacık bir yazı yazdım :)


Haz 11 2009

Yeşilçam Klasikleri: Seksimiz Bitse de Aşkımız Bitmez

Get the Flash Player to see this player.


Haz 11 2009

Yeşilçam Klasikleri: Kırk Bakireye Tapmaya, Bal Yanaktan Tatmaya Geldim

Get the Flash Player to see this player.


Haz 11 2009

Yeşilçam Klasikleri: Bu evde silah patlamaz, sadece şampanya patlar

Get the Flash Player to see this player.


Haz 11 2009

Yeşilçam Klasikleri: Artık Kusmıycağm, Tüküriciğm

Get the Flash Player to see this player.


Nis 3 2009

Across The Universe: Somewhere in between cinema & video art

Last night I watched the 2007 musical “Across The Universe“. The movie tells a story that starts at Liverpool, England -the hometown of The Beatles- and ends in New York during the 60s. Based on a love story, as the genre mostly dedicated to, the story covers the youth issues and political agenda of the era including Vietnam War and Martin Luther King, Jr.’s assassination.

Personally, I l-o-v-e musicals. And this is a good one. Although while I may consider Moulin Rouge! or Mamma Mia! (I just realized that they both have exclamation mark in their official titles, whatever) “a musical movie”, I can put Across The Universe in a category, let’s say, “musical video art”. Is this something that decreases the value of the work? To me, no, not at all. Especially in the “Being For The Benefit Of Mr. Kite” and “Strawberry Fields Forever” scenes at its peak, the movie brilliantly used the digital art form. And at this day, who can seperate digital arts from cinema anyway, right?

The soundtrack album is an essential part of a musical. As a huge admirer of the Beatles songs used in this movie, it was not disturbing at all to hear them in totally different forms. Maybe a die-heart Beatles fan can argue with me on this. Actors and performers did a really good job at singing such classic songs. They did not overproduce or oversing but performed very natural. Lyrics were quite perfectly coherent in the story. It must not be so hard to build a story out of a catalogue of 200+ songs of the legendary Beatles, though the director Julie Taymor thinks that this is a “challenge”. Her introductory writing inside the soundtrack’s inlay card is below.

Imagine: creating an original movie musical using the Beatles’ songs as its score and inspiration for the story. The challenge: from a catalogue of two hundred songs, which ones to choose and how to musically arrange them to bring a fresh perspective appropriate to the specifics of the story? It was a challenge and a privilege my collaborators and I enthusiastically embraced. We decided on 30 songs to tell a star-crossed love story set smack in the midst of the turbulent sixties. With minimal dialogue, the idea was to have the songs forward the action and the emotions, as if the lyrics were original thoughts emanating directly from the hearts and minds of the characters. From blues to soul, rock ‘n roll to British music hall, folk rock to circus to the ragas of India, the influence and inspiration on the Beatles music was immense. By putting the songs into the mouths of six very different principal characters we were able to tap a wide range of sounds and styles.

In rearranging each song to fit the specific context of the film we had to make difficult choices about what elements, such as guitar licks and vocal harmonies, to retain or to let go. Whether we chose to use those familiar instrumental phrases or not, they still have a presence, like some friendly ghosts in the room. Many of the arrangements were altered in tempo, harmonies and instrumentation, dictated by the dramatic-content of the film. We were blessed with and extraordinary cast of actors with great, natural voices and we were honored with the participation of Joe Cocker, Bono, Eddie Izzard and Salma Hayek, who brought tremendous personality to this film. I also want to thank all the musicians and especially the music producers, Elliot, T Bone and Teese for their enormous creative contributions to this thrilling ride.

-Julie Taymor


Mar 3 2009

Yeşilçam “Ödül” Töreni

Yapmayın yaaa… Sinema ödüllerini de bu kadar yerelleştirmeyin. Belediye başkanının, Turkcell Genel Müdürü’nün sinema ödüllerinin açılışındaki propagandalarına ne gerek var?

Altan Erkekli neden Turkcell Genel Müdürü’ne “Turkcell Genel Müdürüm” diye hitap ediyor ve ödülü için teşekkür ediyor?

Tamam, Oscar’ın bütçesi yoktur bizde ama bu kadar zavallı beceriksizlikleri yapmamak için paraya ihtiyacınız yok.