Merakla beklenen Avatar’ı dün akşam izledik. Güzeldi. Görsel olarak çok keyifli olmakla birlikte beklentimi karşılamaya yetmedi. Okumaya devam et
Kategori arşivi: Sinema
Rusya’nın dönüş hikayesi
Andrei Zvyagintsev’in “The Return”ünü çok iyi işlenmiş bir drama olmaktan öte bir iktidar/halk, yöneten/yönetilen ilişkisi gözüyle okumak fazla mı zorlama olur? Okumaya devam et
İletişimsizlikten muzdarip dellenen kadınlar
Almodovar 1988′de adını ilk olarak bu filmle geniş kitlelere duyurmuş. İspanya’nın Oskar adayı olmuş, dünya çapında prestijli ödüller kazanmış.
Sistemi Yıkmamı Engelleyen: Merhametim
Tüm filmlerini izleyenlerin yönetmenin en yumuşak, en kansız filmi olarak gördüğü “I’m a Cyborg, But That’s OK”, Park Chan-wook izlemeye başlamak için iyi bir seçim. Okumaya devam et
Groundhog Day
Dün akşam Bill Murray‘nin başrolde oynadığı Groundhog Day filmini izledik. Ben film için uydurulmuş bir gün zannetmiştim, meğer Amerika ve Kanada’da gerçekten böyle bir gün kutlanıyormuş. Film her sabah saat 06:00′ı gösterdiğinde çalan radyo alarmıyla aynı güne (2 Şubat) uyanan bir adamı anlatıyor. Phil, televizyonda hava durumu sunucusu, tıpkı Groundhog Day kutlamalarında hava tahmini için kendisine danışılan dağsıçanı gibi. Filmin başında Phil hakkında öğrendiğimiz en temel özellik kendini bir “star” gibi görmesi. Birlikte çalıştığı insanlar daha ucuz bir otele yerleşirken kendisi daha konforlu başka bir otelde kalıyor. Tekrarlanan her yeni günde karşılaştığı aynı insanlara da böyle davranmaya devam ediyor.
The Curious Case of Benjamin Button
Cumartesi akşamı izledik The Curious Case of Benjamin Button‘ı. Fazla söylenecek bir şey yok, “mutlaka izleyin”‘den başka. Hatta mutlaka sinemada izleyin. Gittikçe renklenen görüntüler en sepyasında da en renklisinde de çok güzel. Hikaye de çok güzel işlenmiş. Daha ne olsun. 3 saate yakın film su gibi akıp geçiyor. İzlerken bazen The Notebook‘u, bazen Forrest Gump‘ı hatırladım.
Slumdog Millionaire
Şaşırtıcı bir filmdi “Slumdog Millionaire”. Beklentim açısından beni şaşırttı çünkü böylesine cross-genre bir film olduğunu tahmin etmemiştim. Duygusallığın dibine bu kadar güzel vururken bir yandan da sisteme böyle güzel giydirebilmek, o kurgu, o oyunculuklar, o müzikler… Tek üzüntüm filmi ilk olarak bilgisayar ekranından izlemiş olmam. Şubat sonu burada gösterime girecekmiş, mutlaka güzel bir salonda da izlenecek. Yükseklik korkumu odamın karanlığında 13.3 inch laptop ekranında depreştiren şu sahneyi görmek için bile değer…
Things You Can Tell Just by Looking at Her
Geçen akşam Rodrigo García’nın yazıp yönettiği Things You Can Tell Just by Looking at Her‘ü izledik. Glenn Close başta olmak üzere tüm oyunculuklar çok çok iyiydi. Yönetmen böylesine bir senaryoyu yazarak bizi kendine hayran bırakmakla kalmamış, oyuncuları, kamera açılarını, ışıkları, kısacası filmi film yapan her şeyi öyle güzel “yönetmiş” ki, bir kez izlemenin yetmediği bir deneyim yaşadık.
Bizimle beraber dördüncü kez filmi izleyen arkadaşım ısrarla filmin kadına dair bir şeyler anlatıyormuş gibi görünse de aslında herkesin hayatına dokunduğunu söylüyordu, ki haklıydı.
