Çiler Dursun: Avatar’ın Sözde “Solculuğu” Üzerine
Çiler Dursun’un “Avatar” yazısını tuttum. Son cümleyle de gayet güzel bağlamış:
Navi’ler kadar naifleşmeden de filmin teknolojisinden keyif alınabilir tabii, o ayrı konu.
Today’s date is LIFE, try to live a little! ;)
İlk mp3′ler
1998′di yanılmıyorsam, CD oyunları yaygınlaşmaya başlamış olsa da hala 3.5″ disketler varlığını sürdürüyordu. Kuzenimle birlikte düzenli olarak gittiğimiz ve teknoloji ihtiyaçlarımızı karşıladığımız bilgisayarcıda kulağımıza bir dedikodu çalınmıştı: Öyle bir teknoloji varmış ki 1 CD’ye 180-200 kadar şarkı sığabiliyormuş! Vay canına, çok etkilenmiştik. Sonra Winamp diye bir programda bu şarkılar dinlenebiliyormuş. Ama tabii bu 1 CD’ye sığan 200 kadar şarkı öyle müzik setinde falan dinlenemezmiş, sadece bilgisayarlarda. Olsun, yine de güzel. Sonra yavaş yavaş bu duyumlar bir rivayet olmaktan çıkıp elimize ilk mp3′ler düşmeye başlamıştı. Şimdi düşününce bu ilk mp3′leri kimin neye göre yaydığını bilemiyorum ama tuhaf bir şekilde, bir kaç ay süreyle herkeste aynı bir avuç şarkı vardı. Hatırlayabildiklerim:
- Bryan Adams – Everything I Do
- Bryan Adams – Please Forgive Me
- Coolio – Gangsta’s Paradise
- Gloria Estefan – Conga
- Alabina & Gipsy Kings – Ya Habibi Yallah
- The Eagles – Hotel California
- All-4-One – I Swear
- MFÖ – Güllerin İçinden
- Gary Moore – Still Got The Blues
- Gina G – Ti Amo
- No Doubt – Don’t Speak
- The Beatles – Yesterday
- The Beatles – Let It Be
Avatar: Klişelerle dolu şahane görsellik
Merakla beklenen Avatar’ı dün akşam izledik. Güzeldi. Görsel olarak çok keyifli olmakla birlikte beklentimi karşılamaya yetmedi. James Cameron’ın büyük kitlelerce sevilip aynı zamanda büyük kitlelerce boklanan bir önceki filmi Titanik, dönemin teknolojisini de göz önünde bulundurursak bence bunun üstünde bir filmdi.
Öncelikle iyi şeylerden bahsedeyim. 3D gerçekten güzel bir deneyim. Yeni nesiller için sinema, bizim için olduğundan çok daha farklı bir anlam ifade edecek. 10-15 yıla kadar gözlüklere ihtiyaç duymadan üç boyutlu film izlenebileceği haberlerini de hesaba katarsak, bugünlerde doğan çocuklar gençlik dönemlerine geldiğinde, bizim için sıradan olan 2 boyutlu filmlere “nostaljik” gözüyle bakacaklardır bile. Film, bu “yeni” teknolojiyi çok iyi kullanmış ve başından sonuna her sahneye çok güzel yaymış. Yönetmen ve görüntü yönetmeni bu anlamda gerçekten bir devrim yapmış diyebiliriz. Yaratılan dünya en ince ayrıntılarına kadar ışık, renk ve form olarak bizi kendine inandırmayı başarıyor, görüntülerin aslında birer dijital efekt olduğu algısını neredeyse hissetmiyoruz bile. İşte bütün bunlar sayesinde film keyifli bir seyirlik halini alıyor, ancak…
Gelelim görsel zenginliği filmden çekersek geriye ne kaldığına. Hikayenin bileşenleri o kadar tanıdık ve gidişat o kadar tahmin edilebilir ki, filmin güzel görüntülerine dalıp gitmişken bile bazı noktalarda “yok artık…” demekten kendinizi alamıyorsunuz. Söylenene göre 400 milyon doları geçen bir bütçenin gömüldüğü projenin seyirci çekmeme ihtimalini ortadan kaldıracak garanti formüllerle bezenmesinde ticari açıdan bir yanlış göremeyebiliriz, ama yine de… [Not: Paragrafın bu noktasından sonra filmin konusuna ve hatta sonuna dair çok belirgin ipuçları var, izlemediyseniz direk son paragrafa atlamanızı öneririm :)] Bütün olarak doğadan uzaklaşmış ve ruhunu şeytana satmış Amerikan ordusu içindeki bir avuç “iyi kalpli, melek ruhlu” insan, bu kahramanlarımızın teker teker ölümü ama en baş kahramanımızın son sahnede “en baş kötü karakter” ile birebir dövüşe tutuşması ve tabii ki yenmesi, “kötü” karakterlerin, aynen Pearl Harbor filmindeki Japon kötüleri gibi “nihahaha” kahkahaları atarak kötülüklerini gözümüze soka soka belli etmeleri, yine iyilerin üzerinde bir siyah nokta bile bulamayacağınız beyaz bir çarşaf kadar temiz ve pak “iyi” olmaları, aralarına sızmak amacıyla giden ajanın bir kız meselesi ile karşı tarafa geçmesi, kutsanan “sonsuz aşk” vs. vs. Bütün bunlar, ucuz Amerikan aksiyonlarından büyük bütçeli, büyük gişeli Hollywood yapımlarına kadar binlerce filmde, binlerce kez izlediğimiz klişeler. Farklı olan şey bizim için “yaratık” görünümündeki varlıkların “iyi” olmaları. Zaten filmin sonunda insanları geri gönderirken “…ve yaratıklar ölmüş gezegenlerine döndüler” diyerek madalyonun öbür yüzünü de, yine gözümüze soka soka gösteriyor film.
Bütün bu klişelere rağmen, hikayenin akışı ve başından beri bahsettiğim şahane görsellik filmi kurtarıyor, salondan keyifli bir deneyim yaşamış olarak çıkıyorsunuz. Teknoloji yaygınlaştıkça üç boyutlu daha farklı filmler de izleyeceğizdir ama herhalde Avatar, öncesinde başka üç boyutlu filmler yayınlanmış olsa da, bu yeni sinema çağının ilk büyük başarısı olarak tarihe geçecektir…
John Mayer – Edge of Desire (Home Recording)
John Mayer published a home recording session of one of his new songs as a “thank you for making Battle Studies such a huge success”. The song is Edge of Desire, one of my most favorites of the album. Though for a John Mayer album, every song becomes your “most favorite” every now and then depending on your mood and season and everything…
Here is his official statement and the song, on his Tumblr page:
http://jhnmyr.tumblr.com/post/267496218/ive-been-thinking-of-a-way-to-say-thank-you-for
Sivilay Abla – 20 Soru

Taraf’ın arka sayfasındaki “20 Soru” köşesine 29 Kasım Pazar günü ruh ve sivil hastalıkları mütehassısı Sivilay Abla konuk olmuş. Yazılarını severek takip ettiğimiz ablamız, 20 Soru’ya da kendine has şahane yanıtlar vermiş.
1
En sevdiğiniz kelime nedir?
Seher
2
Nefret ettiğiniz kelime nedir?
Hani (Entellerin şey ya da -eee yerine kullandığından)
3
Ne sizi heyecanlandırır?
Çikolataya batırılmış çileklerle taçlandırılmış, taze ceviz ve badem parçaları sağanağına tutulmuş, kaymaklı dondurmalı banana split
4
Heyecanınızı ne öldürür?
İçinden saç çıkması
5
En sevdiğiniz ses nedir?
Düzenli hastalarımdan Serap Yazıcı ve Ergun Özbudun’un ‘Sevgili Sivilay Abla’ diyen sesleri
6
Nefret ettiğiniz ses nedir?
Kasiyerine aşağılayıcı bir edayla ‘yetersiz bakiye’ diyen mendebur sesi
7
Hangi mesleği yapmak istemezsiniz?
İzmir’de Kürtçe mealli yasin-i şerif satıcılığı
8
Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz?
Patates kızartmasını zeytinyağlı enginar kadar sağlıklı hale getirebilmek
9
Kendiniz olmasaydınız kim olurdunuz?
Kendim değilim zaten
10
Nerede yaşamak isterdiniz?
Üç boyutlu dünyada
11
En önemli kusurunuz nedir?
İnsanları güzel ve çirkin diye kategorize etmek
12
Size en fazla keyif veren kötü huyunuz hangisi?
İnsanların arkasından taklitlerini yapmak
13
Kahramanınız kim?
İçimdeki ben
14
En çok kullandığınız küfür nedir?
Küfür etmem, dil çıkartırım
15
Şu anki ruh haliniz nasıl?
Yaşama coşkusu seminerinden çıkmış Küçük Emrah gibi
16
Hayat felsefenizi hangi slogan özetler?
Ben sayısalcıydım, felsefe dersi görmedik
17
Mutluluk rüyanız nedir?
Perihan Mağden’in ve Gökhan Özgün’ün Taraf’ta yazmaya başlaması
18
Size mutsuzluğun tanımı nedir?
Mutluluğun zıddı
19
Nasıl ölmek istersiniz?
Ben almayayım, şişkinlik yapıyor (karnına bıçak da koysalar inmiyor)
20
Öldüğünüzde cennete giderseniz Tanrı’nın size kapıda ne söylemesini istersiniz?
Beyaz kefen seni açmış
Andrei Zvyagintsev – The Return
Her Pazar bir film izliyoruz ve bu etkinliğimiz gün geçtikçe daha keyifli bir hal alıyor. Bu hafta izlediğimiz The Return için yazdığım yazı burada.
Women on the Verge of a Nervous Breakdown
HHBF Sinema Kulübü’nde geçen Pazar izlediğimiz film üzerine kısacık bir yazı yazdım :)
