Do!Break – “Yurtdışı Turu” Değil, Yepyeni Deneyimler

“Yurtdışı turu” deyince herkesin kafasında aynı resim oluşur herhalde: Önde bir rehber, arkasında hiç tanımadıkları bir ülkede yeni deneyimler yaşamak yerine ellerinde fotoğraf makineleri ile oradan oraya sürüklenen ve bundan keyif alıyormuş gibi yapan, içlerinde de kendilerini buna iknaya çalışan insanlar. Neyse ki yurtdışına yönelik gezileri 50 yıl önce kurulmuş ve hala aynı zihniyeti sürdüren seyahat acentelerinin elinden almaya başlayan genç insanlar var. Festivallere ve konserlere gidip rehberin değil kendi deneyiminizi yaşamanız için aracı oluyorlar. Etkinliklere bir göz atmakta fayda var. Oktoberfest’te görüşmek üzere ;)

www.dobreak.com

Bir başyapıt: John Mayer – Continuum

Kolaylıkla “hayatımın başyapıt albümleri” listesinde yer alacak bir albüm: John Mayer – Continuum.

Çıktığından bu yana 2.5 yıl geçti ve benim düzenli olarak dinleme isteğimde hiç bir azalma olmadı. “Gravity”nin introsundaki muhteşem gitardan tüm şarkılara yayılan yumuşak vokale kadar albümün tamamı salt “güzel müzik”.

Groundhog Day

Dün akşam Bill Murray‘nin başrolde oynadığı Groundhog Day filmini izledik. Ben film için uydurulmuş bir gün zannetmiştim, meğer Amerika ve Kanada’da gerçekten böyle bir gün kutlanıyormuş. Film her sabah saat 06:00′ı gösterdiğinde çalan radyo alarmıyla aynı güne (2 Şubat) uyanan bir adamı anlatıyor. Phil, televizyonda hava durumu sunucusu, tıpkı Groundhog Day kutlamalarında hava tahmini için kendisine danışılan dağsıçanı gibi. Filmin başında Phil hakkında öğrendiğimiz en temel özellik kendini bir “star” gibi görmesi. Birlikte çalıştığı insanlar daha ucuz bir otele yerleşirken kendisi daha konforlu başka bir otelde kalıyor. Tekrarlanan her yeni günde karşılaştığı aynı insanlara da böyle davranmaya devam ediyor.

The Curious Case of Benjamin Button

Cumartesi akşamı izledik The Curious Case of Benjamin Button‘ı. Fazla söylenecek bir şey yok, “mutlaka izleyin”‘den başka. Hatta mutlaka sinemada izleyin. Gittikçe renklenen görüntüler en sepyasında da en renklisinde de çok güzel. Hikaye de çok güzel işlenmiş. Daha ne olsun. 3 saate yakın film su gibi akıp geçiyor. İzlerken bazen The Notebook‘u, bazen Forrest Gump‘ı hatırladım.

Aşk pasifloradan çok hoşlanır…

Her dönem bazı günah keçileri oluyor, bu döneminki de Deniz Seki oldu. “Gerekli açıklamayı yapacağım. Daha hiçbir şey belli değil. Bilmiyorum, öğreneceğim.” demiş. Yahu televizyonu, talk show’ları, magazin programlarını izleyen kimse anlamıyor mu bu insanların hepsinin kafası güzel diye? Niye aralarından birini tutup götürüyorlar. Götürecekseniz ya hepsini götürün ya da bırakın eğlensinler…

» Şarkıcı Deniz Seki uyuşturucudan gözaltında

India.Arie feat. Sezen Aksu – The Cure

Listen

[audio src="http://www.onuryasar.com/blog/wp-content/uploads/audio/indiaarie_sezenaksu_thecure_475192846192.mp3" options="controls"]

Lyrics

Picture this:
There’s a girl who was raised to believe that love is suffering
She grows up and the man like a father gives her a wedding ring
Now she walks around up constant companion, our resentment, fear and sadness
The lack of laughter turns to cancer, this song is dedicated to her

The worst disease in the world
It’s not cancer, it’s not aids
The cure will not be found
By any physicist or scientist

Cause any cure living every single one of us
The worst disease in the world is hate
And the cure for hate is love
Oh love, oh love, oh love

Picture this:
There’s a boy who was abused when he was 12 years old
Now guilt lives in the pit of his stomach and even though he’s grown
He believes he deserves to be punished, now he lives his life past and reckless

Searching for love, helpless, this song is dedicated to him 

The worst disease in the world
It’s not cancer, it’s not aids
The cure will not be found
By any physicist or scientist

Cause any cure living every single one of us
The worst disease in the world is hate
And the cure for hate is love
Oh love, oh love, oh love

It may seem
When I’m looking at the world through those kind of glasses
I believe that it’s so simple but sometimes it looks complicated
God’s love is like sunshine not be recognized
The most powerful energy in the universe 
And all we have to do is use it

You may think
That there’s nothing in the world that you can do but that ain’t the truth
The fact of the matter is the battle world begins with you
Be the best person you can be
Pass those values to your family
And when you pray for those you love
Say a prayer for humanity

Perde inmiş, perdeyi kaldır
Perdeyi kaldır, her yer zifir karanlık
Çile bir değil binmiş, nerde insan
Uyandır artık

Slumdog Millionaire

Şaşırtıcı bir filmdi “Slumdog Millionaire”. Beklentim açısından beni şaşırttı çünkü böylesine cross-genre bir film olduğunu tahmin etmemiştim. Duygusallığın dibine bu kadar güzel vururken bir yandan da sisteme böyle güzel giydirebilmek, o kurgu, o oyunculuklar, o müzikler… Tek üzüntüm filmi ilk olarak bilgisayar ekranından izlemiş olmam. Şubat sonu burada gösterime girecekmiş, mutlaka güzel bir salonda da izlenecek. Yükseklik korkumu odamın karanlığında 13.3 inch laptop ekranında depreştiren şu sahneyi görmek için bile değer…

 

Things You Can Tell Just by Looking at Her

Geçen akşam Rodrigo García’nın yazıp yönettiği Things You Can Tell Just by Looking at Her‘ü izledik. Glenn Close başta olmak üzere tüm oyunculuklar çok çok iyiydi. Yönetmen böylesine bir senaryoyu yazarak bizi kendine hayran bırakmakla kalmamış, oyuncuları, kamera açılarını, ışıkları, kısacası filmi film yapan her şeyi öyle güzel “yönetmiş” ki, bir kez izlemenin yetmediği bir deneyim yaşadık.

Bizimle beraber dördüncü kez filmi izleyen arkadaşım ısrarla filmin kadına dair bir şeyler anlatıyormuş gibi görünse de aslında herkesin hayatına dokunduğunu söylüyordu, ki haklıydı.

Zuhal Olcay – Aşk’ın Halleri

Korkarım magazin kültürü içime öylesine işlemiş ki Zuhal Olcay‘ın yeni albümünün ismini duyar duymaz aklıma Aşkın Nur Yengi geldi. Onun da bir kaç sene önce çıkan toplama albümünün ismi Aşk’ın Şarkıları idi. Neyse, Zuhal Olcay’ın böyle bir Demet-Akalın-vari yaklaşımla şarkılarından eski kocasına gönderme yapmayacağından emin konumuza dönelim :)

Zuhal Olcay 10 yılı aşan bir sürenin ardından ilk kez yeni şarkılardan oluşan bir albüm yaptı. Çok da iyi yaptı çünkü bir üçüncü Başucu Şarkıları daha gelse hepimiz baygınlık geçirebilirdik. Hakkını yemeyelim, o albümleri de döne döne dinledik ama Muazzez Ersoy’un tahtına aday, Türkçe sözlü hafif müziğin nostalji kraliçesi bir Zuhal Olcay’a gerek yok.

İlk dinleyişlerde benim en çok aklımda kalan şarkılar “Gitme Vakti” ve “Halka Açık” oldu. Zuhal Olcay’ın kadın isimleri şarkıları koleksiyonuna (Süreyya, Leyla vs.) “Şermin” de eklenmiş. “Aşkın En Mavi Zamanı” tam bir -amiyane tabiriyle “bayık”- Zuhal Olcay şarkısı.

Eski Zuhal Olcay albümleri tadında, hatta beklediğimden biraz daha canlı, hareketli, isminin hakkını veren, aşkın hallerinden kibar kibar bahseden, tüm gün ofiste dinlediğinizde sizi sıkmayan, içinizi ısıtan, sıcak ve güzel bir albüm olmuş. Beni tek rahatsız eden ilk parça olan “Derinde”‘nin albümün bütünlüğü içinde kendine bir yer bulamamış olması. Şarkı güzel, ancak üstüste üç dört kez albümü dinlediğinizde “bu şarkı bu albüme niye girmiş?” diye sormadan edemiyorsunuz.

Zuhal Olcay – Gitme Vakti

[audio src="http://www.onuryasar.com/blog/wp-content/uploads/audio/zuhalolcay_gitmevakti_629742729938.mp3" options="controls"]

Söz: Gürol Ağırbaş
Müzik: Baki Duyarlar

Evvel zaman içinde
Seni bir şey sandım
Yüzüme bir dokun dedim
Okşa saçımı, sevme vakti şimdi

Kalbur saman içinde
Seni bir şey sandım
İçinde ne varsa söyle
Köşemdeyim ben, susma vakti şimdi

Her günüm ayrı, tadları ayrı
Bir canım var benim, vakti dolar gider

Bak sabah ne kadar güzel
Ayla güneş bir arada

İçimde bir sağnak
Dinmiyor bir türlü
Koşmadan duramam hala
Yoruldum ama telaş vakti şimdi

Evvel zaman içinde
Seni bir şey sandım
Yüzüme bir dokun dedim
Okşa saçımı, sevme vakti şimdi

İçinde bir lodos
Tenim soğuk poyraz
Denizin lacivertine dalıp gitmişim
Rüzgar vakti şimdi

Her günüm ayrı, tadları ayrı
Bir canım var benim, vakti dolar gider

Bak sabah ne kadar güzel
Ayla güneş bir arada

Günün bir vaktinde
Seni bir şey sandım
Elimi bırakma dedim
Sıkıca sarıl, gitme vakti şimdi

Nazan Öncel – Hatırına Sustum

Nazan Öncel’in yeni albümünün ilk bir kaç şarkısını dinlediğimde şöyle dedim: “Çok ‘Nazan Öncel’ olmuş”.

Bulunduğu bu noktadan sonra Nazan Öncel’in ulaşabileceği daha yüksek bir mertebe olamayacak diye tahmin ediyorum, ne müzikal ne de ticari anlamda. Kariyerinin başından beri (aslında en başından değil de büyük çıkışını yaptığı 90′ların başından beri) sürekli kendini tekrarlar bir rutinde ilerlemekteydi. En yaratıcı ve en büyük başarıları elde ettiği dönem 90′ların ikinci yarısı oldu. 1995-Göç ve 1996-Sokak Kızı kariyerinin tepe noktalarıdır. Tabii bir de Tarkan’ın sesinden dillere pelesenk olan bir kaç şarkısı.

Bundan ancak 2 albüm önce “Sezen Aksu”culuk oynamayı bırakabildi, fakat yine de o kendini belli eden aşırı baskın üslubundan sıyrılamadı. Sanatçının imzası gibi olan bir üslup iyi midir? Bu üslup aşırıya kaçıp sanatçı sürekli kendi kendini taklit eder bir döngü içine girerse ne olur? Bunlar Nazan Öncel söz konusu olduğunda kritik sorular :)

Neyse, dallandırıp budaklandırmadan albüme dönelim. Zaten 36 dakikadan biraz uzun olan albüm bir çırpıda bitiyor. Başta da söylediğim gibi, son derece “Nazan Öncel”, son derece kendi halinde şarkılar. Kötü değil, iyi değil, sadece Nazan Öncel.